Savunma ve Stratejik Analizler

26 Ocak 2016 Salı

"Artık füze sistemlerini yapabiliriz"

26.1.2016 Didem Özel Tümer aljazeera.com.tr

Meclis Savunma Komisyonu Başkanı Faruk Özlü, daha önce füze savunma sistemini yapamayacaklarını söyleyen yerli firmaların, geçen zamanda elde ettikleri tecrübelerle “2006’da yapamazdık ama bugün bu sistemleri yapabiliriz” dediklerini söyledi. Özlü ile , Türkiye'nin savunma sanayii konusundaki politikalarını konuştuk.

Meclis Milli Savunma Komisyonu Başkanı Faruk Özlü, son 10 yıldır Türkiye’nin savunma sanayii alanındaki dönüşümünün en yakın tanıklarından biri. İlk milli tank ALTAY, ilk insansız hava aracı ANKA, ilk milli gemi MİLGEM projelerinde ve Uzun Menzilli Füze Savunma Sistemi İhalesi'nde Savunma Sanayii Müsteşar Yardımcısı olarak görev yaptı. AK Parti Düzce milletvekili olarak Meclis’e giren Özlü ile Türkiye’nin savunma perspektifini, füze savunma sistemi ihalesinin iptalini ve siber saldırılara karşı Türkiye'nin durumunu konuştuk.

Özlü, Türkiye'nin füze savunma sistemi konusunda, Çinli firmanın Türkiye'nin beklentilerini karşılamadığını söyledi. Özlü, daha önce füze savunma sistemini "Yapamayız" diyen yerli firmaların, aradan geçen sürede edindikleri tecrübelerle, "Bugün bu sistemleri yapabiliriz" teklifinde bulunduğunu da anlattı.

Özlü'ye göre Türkiye, teknik açıdan siber saldırılara karşı güvenli bir ülke, ancak bu konuda bazı yasal düzenlemelere ihtiyaç var. Meclis Milli Savunma Komisyonu Başkanı Faruk Özlü, "Türkiye’nin savunma ve güvenlik alanında, kapsamlı bir yapısal dönüşüme, yani kapsamlı bir reforma ihtiyacı var" diyor.

Türkiye'nin “savunma ve güvenlik konseptini” ve bu konseptin yıllar içerisindeki gelişimini nasıl değerlendirirsiniz?

Cumhuriyetin kurulduğu yıllardan bugüne kadar Türkiye'nin savunma ve güvenlik konseptinin esas unsurları hep aynı olmuştur. Yani bulunduğu bölgede ve dünyada barışın korunması ile birlikte, kalkınma ve adaletin de sağlanması. Kurtuluş Savaşı'nın hemen sonrasında ortaya konulan temel görüş; “yurtta sulh, dünyada sulh” olmuştu. Bizim dönemimizde uygulamaya çalıştığımız “çözüm süreci” ve “komşularla sıfır sorun” politikasının esası da aynı amaca mâtuftur. Yani bütün cumhuriyet tarihimiz boyunca bulunduğumuz bölgede ve dünyada barışı sağlama, adaleti tesis etme, toplumları fakirlik ve cehaletten kurtaracak bir kalkınma hedefimiz olmuştur.

Bu temel politikanın bir sonucu olarak Cumhuriyet tarihinde hiç bir komşumuz ile bir askeri çatışmaya girmediğimizi söylemeliyim. Türkiye sorunlarını diplomatik yollarla, silahsız yöntemlerle çözmeye gayret sarfeden bir ülke olmuştur hep. Cumhuriyet tarihinde gerçekleştirmek zorunda kaldığımız en büyük askerî harekata bu sebepledir ki “Kıbrıs Barış Harekâtı” adını verdik. Örneğin Hatay, savaşla değil, müzakere ve barış yolu ile anavatana dahil edildi.

Bugün, Türkiye’nin etrafını çevreleyen ülkelerdeki gelişmeler gözönüne alındığında, bu çok naif bir bakış açısı değil mi?

Hayır, asla değil. Çünkü silah kullanmak her zaman en son seçenek olmalıdır. Burada hemen belirtmeliyim ki, savunma sanayimizin geliştirilmesi, modern askerî teçhizat tedariki faaliyetlerimizin de aslında bir tek amacı vardır; caydırıcılık ve barışı korumak. Yani bütün bu faaliyetleri caydırıcı bir güç olmak ve barışı korumak için yapıyoruz.

“Kapsamlı bir yapısal dönüşüme ihtiyacımız var”

Peki savunma sanayiine son dönemde daha çok ağırlık verilmesi… Türkiye'nin bir taraftan silahlı kuvvetlerini modernize ederken, diğer taraftan savunma sanayisini geliştiren dünyadaki ender ülkelerden biri olduğunu öncelikle belirtmek isterim.

Son 10 yılda savunma sanayimizi geliştirme ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ni modernize etme faaliyetlerimizde ciddi mesafeler aldık. Bu dönemde daha çok tasarım ve mühendislik ağırlıklı faaliyetler yürüttük. Teknoloji üretmeye çalıştık. Ordumuzu yerli, milli sistemlerle donatmayı hedefledik. Bunda çok da başarılı olduk. Bugün kendi tasarımız olan, adını kendimizin verdiği çok sayıda sistemin sahibiyiz. ALTAY, ANKA, MİLGEM, HÜRKUŞ gibi…

Bugün geldiğimiz noktada ise, Türkiye’nin savunma ve güvenlik alanında, kapsamlı bir yapısal dönüşüme, yani kapsamlı bir reforma ihtiyacı var. Bugün bu yapısal dönüşümü gerçekleştiremezsek, sektörü gelecek on yılda geçmiş on yıldaki kadar büyütmemiz mümkün değil. Bilindiği gibi geçen 10 yılda çok önemli modernizasyon faaliyetleri yürüttük. Ancak bugün artık bir transformasyona ihtiyacımız var.

Neden?

Mesela, Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK). Hâlâ KİT statüsünde. Bu statü ile iyi ürünler çıkarmak, rekabet etmek mümkün değil. MKEK’nın öncelikle modern şirket yönetim tekniklerini uygulayabilecek, teknoloji üretebilecek, ticari faaliyetlerini en az ASELSAN ve TAI gibi yürütebilecek şekilde bir statüye kavuşturulması gerekli. Yani KİT statüsünden A.Ş statüsüne geçmeli. Bugün bunu yapmazsak gelecek on yılda MKEK’den fazla bir şey beklemeyelim.

Türkiye bu konularda biraz geç kalmadı mı? Ordu devlet olmakla, NATO içindeki ikinci büyük ordu olmakla övünen bir ülke için bunlar gecikmiş konular, adımlar değil mi?

Savunma sanayiinde Türkiye’nin belirli kilometre taşları vardır. Örneğin, 1923’ten 1952’de NATO’ya girişimize kadarki ilk dönem. 1952’den 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'na kadar geçen ve savunmamızı NATO şemsiyesi altında gördüğümüz ikinci bir dönem var. 1974 Amerikan ambargosu Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Daha sonra 1985 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nın kuruluşu önemli bir kilometre taşıdır. 1974–1985 arası yani 3. dönem Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları ile ASELSAN’ın kurulduğu ve önde olduğu yıllardır.

Nihayet 1985 yılında çok önemli bir dönüşüme imza atılmıştır. Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve Savunma Sanayii Destekleme Fonu kurulmuştur. Bu dönemde, özel sektörün savunma sanayine girmesi teşvik ediliyor. TAİ, TEİ, FNSS gibi ortak girişim şirketleri kuruluyor. Örneğin, Ankara Kazan'da TAI, Gölbaşı'nda FNSS, Eskişehir'de TEI gibi şirketler bu dönemde hayata geçiriliyor. 2003 yılına kadar süren ve 4’ncü dönem olarak adlandırabilceğimiz bu dönemde çok önemli projeler başlatılıyor. F-16 ve ZMA projesi gibi.

"Büyük dönüşümün başlangıcı: 15 Mayıs 2004"

2003 yılında başlayan ve bugüne kadar gelen bu son dönemde ise ağırlıklı olarak kendi tasarımlarımızı, kendi ürünlerimizi yapmaya çalışıyoruz. 5’nci dönem olarak adlandırabileceğimiz bu son dönem, aynı zamanda yabancı şirketlerin ana yükleniciliğinden yerli şirketlerin ana yükleniciliğine geçtiğimiz bir dönem olmuştur.

15 Mayıs 2004 tarihli Savunma Sanayii İcra Komitesi toplantısını savunma sanayimiz açısından bir büyük dönüşümün başlangıcı olarak kabul etmek gerekir. Bu toplantıda, Savunma Sanayii İcra Komitesi Başkanı bugünkü Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, diğer iki üyesi de dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, Milli Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül'dü.

Bu toplantıda önemli ve büyük projelerin ihale süreçleri iptal edildi. MİLGEM, ATAK, insansız hava aracı ve bugünkü ALTAY tankı gibi yabancı ana yüklenicilerle Türkiye’de lisans altında üretimi öngörülen proje modelleri iptal edildi. Bunun yerine yerli şirketlerin ana yüklenici olacakları proje modelleri benimsendi.

“Yabancıya ihale verip ‘bize iş ver’ diyorduk”

Bu dönüşümden önce, uluslararası ihale yapıyor, doğal olarak ihaleyi kazanan firmaya da işi veriyorduk. O yabancı firmaya da “Sen bu ihaleyi kazandın ama sen bizim yerli şirketlerimize buradan iş payı ver, onları alt yüklenici yap" diyorduk. Yani kendi işimizi önce yabancıya veriyor, sonra da ana işi verdiğimiz firmadan bizimkilere iş payı vermesini istiyorduk.

15 Mayıs 2004’teki o toplantı bu sistem tersine döndürülmesinin başlangıcı olmuştur. Bu tarihten sonra yapabilecekleri her işte yurtiçi firmaları ana yüklenici olarak seçtik. Bu defa yabancı şirketler bizim firmalarımızdan iş isteme, alt yüklenici olma durumunda oldular. Bu sayede son 10 yılda savunma sistemlerinin yurt içinden karşılanma oranı yüzde 55’ler seviyesine çıktı.

Peki 2004’e kadarki dönemde vizyon eksikliği mi, kolaycılık mı söz konusuydu? Ve burada askerlerin ve siyasilerin rolü neydi?

Vizyonsuzluk diyemeyiz, haksızlık olur. Daha ziyade, bu modele daha önce sanayimiz de çok hazır değildi. 2004’ten sonra sanayimize tevdi ettiğimiz tasarım ağırlıklı projeleri 90’larda vermeye kalksaydık, bir çoğunu yapabilecek durumda olmayabilirlerdi. 2000’lerin başına kadar, sanayimizin modern yönetim ve üretim tekniklerini öğrenmesi, sistem entegrastonu bilgisine sahip olmaları ile geçti.

2004’te alınan kararlar gerçekten çok radikal, cesaret isteyen kararlardır. O gün alınan kararların sonucu bugün bir kısmı envanterde, bir kısmı envantere girmek üzere olan ürünlerimiz var. Türkiye’nin kendi tasarımı ilk savaş gemisi MİLGEM şu anda envanterde. Deniz Kuvvetlerimiz kullanıyor. ALTAY tankının tasarım testleri bitmek üzere. Seri üretime geçilecek. ANKA seri üretimde. HÜRKUŞ daha dün çok önemli bir testten, serbest düşme testinden, başarı ile geçti. Çok büyük başarılar bunlar.

"Çinli firma beklentileri karşılamadı"

2004’ün ardından 2006 yılında alınan kritik bir karar var. T – LORAMİDS (Türk Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi) projesi. Türkiye 10 yıldır bu projeyle uğraşıyor, sonunda 2015 yılında ihaleyi iptal edip, “ben kendim yapacağım” diyor. Türkiye’nin etrafı İstanbul’u tek atışta vurabilecek füzelere sahip ülkelerle çevriliyken bu ihale neden bu kadar uzun sürdü ve niye iptal edildi?

2006 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı'nda projelerden sorumlu müsteşar yardımcısıydım. Bu Proje Genelkurmay Başkanlığı'ndan Savunma Sanayii Müsteşarlığı'na gönderildiğinde biz önce “Türkiye’nin hava savunma sistemlerinde izlemesi gereken yol ne olmalı?” diye bir fizibilite etüdü yaptık. Bu fizibilite çalışması yaklaşık 2 yıl sürdü.

Hava savunma sistemleri konsepti katmanlı bir yapıyı haizdir. Alçak, orta ve yüksek irtifa gibi. Kısa, orta ve uzun menzil gibi. 2006-2008 arasında yapılan bu fizibilite çalışmasından yurtiçi sanayimizin kendi imkân ve kabiliyetleri ile kısa ve orta menzil, alçak ve orta irtifa hava savunma sistemlerini tasarlayıp üretebileceği, ancak uzun menzilli hava ve füze savunma sistemlerini kendi imkân ve kabiliyetleri ile tasarlayıp üretemeyeceği sonucu çıktı. Yani o tarihte Patriot, S300, S400 muadili bir sistemin Türkiye’de tasarım ve üretimi için altyapımız yeterli değildi. Bu sebeple, uzun menzilli hava ve füze savunma sistemi projesi için uluslararası ihaleye çıkılmasına karar verildi. 2008’de ihaleye çıktık. Amerika, Rusya, Fransa–İtalya ortaklığı ve Çin’den 4 firma/kuruluş teklif verdi.

"Yurtiçi firmalar 'yaparız' dedi"

Çin firmasının teklifi fiyat açısından diğerlerine göre aşağı yukarı 1 milyar doların üzerinde daha avantajlıydı. Yerli katkısı bakımından da diğerlerine karşı üstünlüğü vardı. Savunma Sanayii İcra Komitesi Başkanı olarak Başbakanımız, teknoloji transferi konusunda ihaleyi kazanan firmanın daha açık davranması talimatını verdiler. Bu görüşmeler yaklaşık 2 yıl sürdü.

İptal sebebi teknoloji transferi konusunda Çinli firmanın beklentilerimizi karşılamaması olmuştur.

Fakat bu arada bir başka gelişme daha oldu. Yurtiçi firmalarımız da, alçak ve orta irtifa hava savunma sistemi projeleri ile diğer projelerden kazanmış oldukları bilgi birikimi ve teknolojiler ile “2006’da yapamazdık ama bugün bu sistemleri yapabiliriz” teklifinde bulundular.

Sadece Çin değil, ihaleye katılan diğer ülke şirketleri de teknoloji transferi konusunda cömert olmayı reddetti herhalde. Bu konudaki kıskançlığın nedeni ne?

Uzun menzilli hava savunma sistemleri konusunda Türkiye belki de dünyada ihale yapan tek ülkedir. Bu tip projeler aslında ihale ile olmuyor. En üst düzeydeki siyasi ilişkilerin bir sonucu olarak örneğin, Rusya Cezayir’e ya da Amerika Güney Kore’ye bu sistemleri satıyor. Verirken de hiç biri teknoloji vermiyor. Çünkü teknoloji yani nasıl yapılacağını bilmek işin esası. Teknoloji sahibi olmak üstünlüktür. Sahip olduğu üstünlüğü niçin kendi eliyle karşısındakine versin ki? Özetle, “Bu sistemi kullan, nasıl yapıldığını sorma” deniliyor.

Türkiye bir tür bağımlılık yaratma isteğini gördüğü için mi ihaleyi iptal etti?

Savunma sanayiinde son 10 yılda aldığımız mesafe şirketlerimizi cesaretlendirdi. Türkiye bu sistemleri kendisi tasarlayıp üretmeyi hedefledi. Bu vesile ile şunu ifade etmek isterim ki, savunma sanayiinde tam bağımsızlık Türkiye için gerçekçi bir hedef değildir. Bu yönüyle bugün hâlâ savunma sanayisi bakımından tam bağımsız iki ülke var: Amerika ve Rusya. Diğer bütün ülkeler, mesala İngiltere Amerika’ya, Almanya Fransa’ya, Fransa İtalya’ya bir şekilde bağımlı. Karşılıklı bağımlılık bu.

Bu bizim de savunma sanayii stratejimizde dikkate aldığımız bir husus. Bizim ülke ölçeğimiz savunma sanayii ve teknolojileri bakımından tam bağımsızlık iddiasında olmamamız için çok rasyonel değil.

Neden? Bu yerli ve milli olmakla çelişen bir şey değil mi?

Çünkü bu maliyet–etkinlik açısından da bakılması gereken bir konu. Bunun sonu yok. Türkiye ölçeğindeki bir ülkenin her şeyi tek başına kendisinin yapması doğru bir strateji değil. Bu akıllı bir politika olmaz. Başedemeyiz. Amerika bir devletler topluluğu, Rusya bir federasyon. Türkiye üniter yapılı tek bir devlet. Türkiye’nin ölçeğindeki ülkelere baktığınızda hiç birisinin savunma sanayii ve teknolojilerinde her şeyi tek başına yapmak gibi bir iddiası yok.

Peki o zaman Milli Füze Savunma Sistemi denildiğinde ne anlayacağız?

Sistem seviyesinde IP hakları, fikri ve sınai mülkiyet hakları Türkiye’ye ait bir ürün anlayacağız. Yani her bir komponentini bizim yapmamız doğru değil. Böyle bir tasarım maliyeti etkin de olmaz. Hesaplı olmamız gerekiyor.

"Silah son seçenek"

Bunu bir Savunma Komisyonu Başkanı’nın söylemesi ilginç…

Sorunlarımızı öncelikle silahla çözmeyi düşünmediğimizi daha önce söylemiştim. Diplomasi diye bir şey var. Önce onu kullanacağız. Silah en son seçenek. Silahlanmanın temel amacı caydırıcılık. Yani öncelikle “Bana dokunmayın, canınız yanar" mesajını vermek. Esas olan dokunmamasını sağlamak, ama illa dokunmak istiyor ve dokunuyorsa da canını yakmaktır. Canını yakabilecek güce sahip olmaktır.

Savunma Sanayii Müsteşarı, Türkiye’nin kendi füze savunma sistemini kurmasının 5 ila 10 yıl vadede olabileceğini söyledi... Doğru söyledi. 5 yıl makûl bir süredir. Bu işler için uzun bir süre değildir.

Bu Türkiye en az 5 yıl da savunmasız demek değil mi?

Hayır değil. Türkiye’nin şu anda elinde olan sistemler var. Bunlar her ne kadar çok modern sistemler olmasa da, halihazırda kullanımda. Bugüne kadar kendimizi nasıl savunuyorsak, önümüzdeki 5–10 yıl da aynı şekilde savunmaya devam edeceğiz. Takdir edersiniz ki uzun menzilli hava füze savunma sistemini Türk sanayi ilk defa yapacak. Bu bakımdan 5 yıl makûl bir süre.

Türkiye neden balistik füze yapmıyor peki?

Bu Türkiye’nin savunma konseptinden kaynaklanıyor. Savunma konseptimizde böyle bir ihtiyaç bulunmuyor. Artık sadece devletler yok, devlet dışı aktörler, güçler var. IŞİD var mesela. Bu bakış açısı pasifist değil mi? Suriye’de gelinen nokta diplomasinin iflasıdır. Suriye konusunda sorgulamamız gereken silah sistemlerinden ziyade dünyada barışı korumak, güvenliği sağlamak üzere kurulmuş uluslararası güvenlik kurumlarıdır. Mesala BM, AGİT, NATO ne işe yarar onu sorgulamamız gerekiyor. Örneğin, Türkiye'nin Rus savaş uçağını düşürmesinin ardından BM Genel Sekreteri'nin neden hiç sesi çıkmamıştır. Neden Türkiye ile Rusya arasında bir arabululucuk görevi üstlenmemiştir? Böyle bir durumda ortada olmayacaksa ne zaman oratada olacak, varlığı ne işe yarıyor diye sormamız gerekiyor.

Füze savunma sistemine bir kez daha dönelim. Türkiye aynı zamanda savunma sanayi ihracatçısı bir ülke olma hedefinde. 5–10 yıl içinde Türkiye kendi sistemini ortaya çıkaramazsa bu itibar kaybına neden olmaz mı?

Ben yurtiçi sanayimize güveniyorum, bugüne kadar girip de başarısızlıkla sonuçlanmış hiç bir işleri yok. Başarırlar. Yapamazlarsa bir imaj kaybı olur elbette. Ama deneyimleri var. Alçak ve orta irtifayı yapıyorlar. Başarırlar.

“Türkiye küresel siber güç olabilir”

Peki siber saldırılara karşı Türkiye ne denli güvenli?

Türkiye’nin teknik açıdan siber saldırılara karşı güvenli bir ülke olduğu, ancak bu konuda bazı yasal düzenlemelere ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim.

Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde, Siber Savunma Komutanlığı diye bir yapı oluşturdu. Savunma Sanayii Müsteşarlığı başlangıç aşamasında olsa da bir yapılanma gerçekleştirdi. Eş zamanlı olarak, sektörün koordinatörü olacak bir firma belirlendi. STM (Savunma Teknolojileri Mühendislik AŞ. ) Türkiye küresel bir siber güç olabilir. Bu yönde azami gayret sarfetmeliyiz.

Uydu teknolojisinde ne durumda peki?

19’ncu ve 20’nci yüzyıl denizlere hâkim olanların dünyaya hakim olduğu bir yüzyıl oldu. İçinde bulunduğumuz 21’nci yüzyıl ise uzaya hakim olanların dünyaya hakim olduğu ve olmaya devam edeceği bir yüzyıl. Bu sebeple, uzay ve uydu çalışmaları büyük önem arz ediyor. Türkiye hem haberleşme, hem istihbarat uyduları konusunda önemli çalışmalar yapıyor. Uzaydan daha fazla istifade edebileceğimiz bir döneme giriyoruz.

Son 10 yılda gerçekleştirdiğimiz faaliyetler sonucunda Ankara Kazan bölgesinde hem haberleşme, hem de istihbarat (keşif–gözlem) uydularının tasarım ve üretimi için "uydu sistem üretim, test ve entegrasyon merkezi" kurduk. Buraya ciddi bir yatırım yaptık. Keşif-Gözlem (istihbarat) uyduları çalışmalarımız Göktürk 1, Göktürk 2, Göktürk 3, Göktürk 4 isimleri ile devam ediyor. Göktürk 2 uzayda, Göktürk 1 test ve fırlatma aşamasında, Göktürk 3 ve 4 tasarım aşamasında.

Uydu projelerimizi, Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve TÜRKSAT ile TAI, TÜBİTAK Uzay, ASELSAN, C2TECH gibi firmalarımız eliyle yürütüyoruz. Bir de Türkiye’de uydu fırlatma sistemi kurmak istiyoruz. Türkiye uydularını kendisinin fırlatabileceği bir merkez arayışı içerisinde. Bunun da fizibilite etütleri devam ediyor.
http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/artik-yapabiliriz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder